BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ ?
Hacı Ömer’in Fakir Ermenilere Yardımı
Hacı Ömer’in Bir Hırsıza Merhameti
Ökkeş dedenin siper kazması:
Bir vedalaşma ve hasretli ölüm:
Hasan Çavuş’un Bir Heybe Altını:
Küçük Bir Kızın Donarak Ölmesi:
Kara Gözlü Memmet:
Birsen’in Boğularak Öldürülmesi:
Damın Direklerini Söken Adam:
Bir Kadını Kurt Yemiş:
Kürdün Babıkkosu
Facialı Bir Olay: Şükrü’nün ölümü
Şükrü’nün Fıratta Boğulması
Bütün Köyün Giydiği Palto
Ermenilerin Bir Köylümüzü, Kafasına Haç Çizerek Şehit Emesi
Üzeyir Amca 8 yıl Rusya'da Esir Kalmış
Mevlüt Çavuş'un Dağa Çıkması
Çuvala Giren Gülle
Nahiyeyi Beğenmiyen Nahiye Müdürü
İstanbulcunun Kıbarlığı
Hacı Ömer’in Fakir Ermenilere Yardımı
Şimdiki Hakbilir Köyü’nde yaşayan Ermenilerin bir yıl ekinleri iyi olmaz , buğdaysız kalırlar ve kışın yiyecekleri biter. Hacı Ömer’in ise buğdası çoktur. Bir gün Hakbilir Köyü’nün bütün Ermenileri Köyümüze gelirler ve Hacı Ömer’in kapısında sıraya dizilirler. Hacı Ömer, Ermenilere şöyle bir bakar ve parası olanların olmayanlardan ayrılmalarını ister. Ozaman parası olan Ermeniler sevinirler. Tamam derler, buğdayı bize verecek. Ancak tam tersi olur. Hacı Ömer paralı Ermenilere: “Sizlerin parası var. İstediğiniz yerden gidip buğday alabilirsiniz. Ben buğdayımı parası olmayanlara vereceğim” der ve Zengin Ermenileri geri gönderir.
Hacı Ömer’in Bir Hırsıza Merhameti
Köyümüzde "harman ayı" denen Ağustos ayında hemen her harmanda bir saman ve buğday yığını bulunmaktadır. Yine bir harman ayında Hacığilin harmanda kocaman bir buğday yığını bulunmaktadır. Sabahın erken saatlerinde vatandaşın biri eline çuvalı alır ve buğdayları çuvala doldurmağa başlar. Derken vatandaşın icraatını Hacı Ömer görür. Ancak, O adama yaklaşır ve "elini çabuk tut, birazdan bizim çocuklar buraya gelecek seni görürler" der ve vatandaşı buğdayla birlikte gönderir.
Ökkeş amcanın babası çalışkanlığıyla bilinen bir adammış. Bu nedenle Ökkeş henüz çocuk denecek yaşta olmasına rağmen Sunguru köyün başına siper kazmaya götürülür. Ruslar Karadağa kadar gelmişlerdir ama artık bitmişlerdir. İşgal tehlikesi olan köyler muhacerete göndersede Ruslar artık ilerleyemezler ve geri çekilirler. Bundan sonrasını Ökkeş dede şöyle anlatır: Komutan bizi topladı, evlatlarım düşman geri çekiliyor dedi. Bizler hep bir ağızdan padişahım çok yaşa diye bağırdık.
Bir vedalaşma ve hasretli ölüm:
Eyüp dedenin dört oğlu vardır. İkisini seferberliğe gönderir. Oğullarını büyük olan ikisi Ahmet ve Mehmet küçük olan Abdurrahman ve Mahmut’ile mezarlığın arkasıda vedalaşırlar. Eyüp yaşlanmıştır. Dinger’de çift sürerken hastalanır. Oğullarını göremenden öleceğini hissetmiştir. “Ölecem de yavrularımı göremiyecem der” ve kısa süre sonra hakkın rahmetine kavuşur. Ahmet seferberlikte Mehmet ise İstiklal harbinde şehit olur.
Rahmetli Ahmet amca Kara Molla (Mustafa) ile birlikte aynı çephedeymişler. Kara Mollanın anlattığına göre bizim Horovu mıntıkası gibi bir bölgede düşman tarruzu sırasında Ahmet amcanın ayağına şarepnel parçası isabet eder ve ayağı kırılır. Bunun üzerine Kara Molla Ahmet’i sırtına alarak bir miktar taşır. Fakat, düşman yakınlaşmaktadır. Bunun üzerine Ahmet amca Kara Mollaya derki: Mustafa benim yanıma hedik ve su matarasını bırak ve sen kendini kurtar. Kara Molla isteğini yapar. Düşman geri çekildikten sonra Kara Molla, Ahmet’i arasada bulamaz. (Cevriye Ünal’dan).
Mehmet ise Seferberlikten gazi olarak döner. Kaşından yaralanmıştır. Hemen ardından İstiklal harbine katılır. Bozoğlak Köyü’nden Mehmet’in arkadaşı cephede onun hastalandığını ve hastahanede şehit olduğunu söylemiştir.
Hasan Çavuş’un Bir Heybe Altını:
Osman çavuş (Hacıgilden) askerliğini Yemen’de yapmıştır. Askerlik dönüşü köye gelirken bir heybe dolusu altın getirir. Akşam kendisini ziyarete gelenlere heybesinde öküz nalı olduğunu söyler. Fakat sonradan, bu insanların sabah olunca kendisinden nal isteyeceklerini ve eğer nal vermese bunun çok ayıp karşılanacağını düşünür. Derhal ayağının tozuyla Kemah’a geri döner ve bir heybe nal alır. Sabahleyin de isteyen komşulara Kemah’tan getirdiği öküz nallarını verir. (Osman Şanal’dan)
Küçük Bir Kızın Donarak Ölmesi:
Bugün köyde kombaşı dediğimiz yerde hacığillerin ahırları bulunmaktaymış. (Bu ahırlar daha sonra Rahmetli Süleyman Şanver’e miras yoluyla intikal etmiştir.) Bir kış günü Hacığilin gelinlerden biri hayvanlaraakşam yemini vermek için kombaşına gider. Kadının 4-5 yaşlarındaki küçük kızı ise onun arkdasından kombaşına doğru gider, fakat kadın çocuğun kendisini takip ettiğini farkedemez. Akşam olunca küçük kızın evde olmadığı farkedilir ve derhal aramağa başlanır. Çocuğun izleri kombaşından yukarı gitmektedir. İzler bir müddet takip edilir, fakat aniden çıkan tipi, izleri yok eder. Karanlık ve tipi nedeniyle yapılan aramalardan bir sonuç elde edilemez. Bir gün sonra küçük kızın donmuş bedeni eşşek sırtı mevkiinde Vank mezrasının göründüğü bir yerde bulunur. Söylenenlere göre, küçük kız karanlıkta Vank mezrasının ışıklarını görmüş ve o yöne yönelmiştir. Bu olayla ilgili söylenen bir ağıt vardır:
Yüksek evde yudular.
Körolası emilerim.
Seferberlik yıllarında köyümüzün vatana hizmet etmek için gönderdiği askerlerden biri komutanını döver ve öldüğünü zannederek askerden firar eder. Bir zaman sonra firari yakalanır ve birliğine götürülür. Komutanı ona, “geldin mi kara gözlü Memmedim” der. Daha sonra kara gözlü Memmet daragacına çekilir.
Birsen’in Boğularak Öldürülmesi:
Bu gün hala Birsenin damı denen bir pey vardır. Bu pey Şeyhgile aittir. Bu peyin buluduğu gerde Birsen denen dul bir kadın yaşarmış. Bir grup eşkiya bu kadının altını olacağını düşünerek gece evini basarlar. Kadını boğarak öldürürler. kadının bir miktar unu ve şekeri vardır. Bunlardan helva yapar ve yerler. Fakat kadının altınlarını bulamazlar. Kadının evindeki gürültüyü işiten başka bir kadın diğer köylülere habar vermek istese de onuda tehdit ederek sustururlar. O zaman ki asayişsizlik döneminde zaten bir kaç kişilik aşkiya çetesine karşı koyacak kimse bulunmamaktadır.
Köylerde kardeşlerin ayrılmaları genellikle problemli olur. Bazan bileği güçlü olan ve çabuk davranan pastanın büyük dilimini alır. Fakat bu her zaman böyle olmaz. Anlatılanlara göre çok eskiden yine böyle bir paylaşma sonucu Pingen’deki bir kom birden fazla insana düşer. Komun sökülüp ağaçlarının paylaşılması gerekmektedir. Ancak pay sahiplarinden biri kurnaz davranır ve komun direklerini almak için herkesten önce harekete geçerek, Pingen’e gider ve komun direklerini sökmeye başlar. Ancak bu hasisliği ona pahalıya mal olur. Direkler sökülünce kom çöker ve adam çöken damın altında can verir.
Seferberlik yıllarında yöremizde mucize olduğuna inanılan bir kurt varmış. Bu kurt komşu köylerden de bir çok insanı yemiş. Mesala, köyümüze Kardere Köyü’nden gelin gelen rahmetli Cevriye’nin annesini (Hasan ve Şeref Ünal’ın annesi) bir kış günü kurt yemiştir. Gece nerede kapı açılsa bu kurdun oraya yetiştiğine inanılmaktaymış. İşte sözü edilen insanı kurt yeme olaylarından biri de köyümüzde gerçekleşmiştir. Aşağı mahallede yaşayan yaşlı bir kadın bir kış günü sabah oldukça erken saatlerde ahıra hayvanlarını yemlemeye gider. Gider ama gidiş o gidiş, gir daha dönemez. Hava aydınlandıktan sonra yaşlı kadını kurdun yediği anlaşılır. Geriye kalan ise sadece zavallı kadının kaburgaları.
Yöremizde özellikle Kürtler arasında yaygın olduğu söylenen babıkko yemeyi vardır. Bu yemeyin tarifine www.kemah.gov.tr adresinden bakılabilir. Bir gün köye bir kürt gelir. Köyde adabınca ağırlanır. Akşam köyde adet üzere bir misafir varsa köylüler misafirin kaldığı, Zabit’in odasına giderler. Ordan burdan derken söz döner dolaşır babıkko yemeyine gelir. Köylüler akıllarınca Kürdü makaraya almağa çalışırlar. Kürde, hele derler kirva şu babıkko yemeyini bize bir anlat, ne olan şeydir bu. Kürt bir iki bilmiyorum desede sonunda sobadan sıyah kömürü aldığı gibi odanın bem beyaz duvarına bir babıkko tarifi yapar ki, hem de ne yapar. Odanın beyaz duvarı kara tahtaya döner. Bizimkileri de Kürtten babıkko tarifi yerine iyi bir ders almış olurlar.
Facialı Bir Olay: Küçük Şükrü’nün ölümü
Sevecen bir çocuktu. Dedesi ona, Fırat’ta boğulan amcasının adını koymuştu, “Şükür”. Belki de bu onların ortak kaderi paylaşacaklarının ilk işaretiydi. Bir Cuma günüydü. Cuma namazından sonra, her zaman ki gibi katırı evlerinin altında ki Gavurun bayırı denen yere bağlamağa gider (burası köyün alt kısmıdır). Ancak bu onun son gidişidir. Küçük çocuk şuursuzca zinciri eline dolamıştır. Katır bir şeyden huylanır ve Gavurun bayırına aşağı çocuğu epeyce sürükler. Daha sonra ise katır zincir peşinde köyün epeyce yukarısında olan Gedikağzı mıntıkasına gider. Zaman geçince çocuğun ortada olmadığı anlaşılır. Derhal bütün köy aramağa koyuldu. O gün ikindi vaktinden sonra ve bütün gece, komşu köylerden gelenlerinde yardımıyla yapılan arama faaliyeti bir sonuç vermedi. Arama faaliyeti özellikle katırın bulunduğu gedik ağzı civarında yoğunlaştı. Fakat sabah olup ortalık aydınlanınca küçük yavrunun sovuk bedeni köyün hemen altında bulundu. Bu feci olay hala hafızalarda etkisini sürdürmektedir.
Önceleri ırgat gitmek köylerde yaygındı. Hatta değil köy içi köyler arası bile ırgat gidilirmiş. Şimdi ne ekin kaldı ne de ırgat. Yine bir yaz günü Köyümüzden bir grup, Boğaziçi Köyü’ndeki akarbalarına ırgatlığa giderler. Zira, Boğaziçi köyünü ekinleri bizim köyden daha önce olgunlaşmaktadır. Ancak talihsiz bir kaza vukubulur. Rahmeli Enver Şanal’ın amcası Şükrü, öğlen sıcağında serinlemek için girdiği Fırat’ta boğulur.
Rahmetli Köse Ahmet Dede ve Sefer Emi'nin (Şanver) şehit babalarından kalma bir paltoları varmış. Bu paltoyu Kemah'a gitmek isteyen herkes giyermiş. Bu palto zamana göre öğle değerliymişki Köyün muhtarı Kazım Çavuş bu paltoya göz diker ve bu paltoyu elde etmek için uygun ortam kollar. Derken uygun ortam gelir. Çocuğu olmayan Köse'nin mirasının Ahmet ve Sefer kardeşlere intikali için muhtarın imzası gerekmektedir. Muhtar işi yokuşa sürer. Ne teklif etseler kabul etmez. Sonunda maksadı anlaşılır. Muhtar paltoyu istemektedir. Sonuçta palto muhtarın odasına bırakılır. Muhtar zaman zaman paltoyu giyip Kemah'a gitmektedir. İşlemler biter ama Ahmet dedenin içinde paltonun açısı vardır. Bir çok defa niyetlenir paltoyu almaya, fakat cesaret edemez. Ama bir gün tam muhtarın odasında toplantı varken müsellah olarak odaya girer ve derhal duvarda asılı olan paltoyu kaptığı gibi dışarı çıkar. Arkasından muhtar "paltoyu nere götürüyorsun" diye bağırır. Ahmet Dede de "paltoyu verdik ki sen giyede Kemah'a gidesin. Alıpta odanın duvarına as diye vermedik. Şimdi vatandaş paltoyu istiyorki giyipte Kemah'a gitsin" der. Neyse ki toplumun tepkisinden çekinen Muhtar fazla ileri gidemez ve fiili durumu kabullenmek zorunda kalır.
Ermenilerin Bir Köylümüzü Kafasına Haç Çizerek Şehit Emesi
Ermenilerin bölgemizden tehcirinden bir yıl sonra Köyümüzden Yanıgara Mustafa (Rahmetli Süleyman Şanver'in babası), Sefer Şanver'in babası Bekir ve Kardere Köyü'nden Ziya Çavuş eski adı Vank olan Dolmabahçe mezrasına, ekinlerin biçilmesi için giderler. Orada bir grup Ermeni kaçağına rastlarlar ve takip etmeye başlarlar. Takip sırasına Yanıgara Mustafa mavzerinin tutukluk yaptığı gerekçesiyle takibi bırakır. Diğer iki kişi Ermenileri takip ederek Hakbilir Köyü'nün üzerinde teslim alırlar. Bekir arkada Ziya Çavuş önde teslim alınan 18 Ermeniyi köye getirmekteyken ermeninin bir tanesi çorabının bağını bağlamak bahanesiyle yere eğilir ve çorabının içinden çıkardığı tabancayla Bekir'e ateş eder ve yaralar. Daha sonra şeker kırmakta kullanılan baltayla başına haç çizerler. Olayın duyulmasından sonra Bekir sedye ile taşınarak köye getirilmek istensende Haşut denen mıntıkada şehit ulur. Mezarı daha sonra Kemah'tan gelen savcılık mensupları tarafından açıldığında cesedin yaz olmasına rağmen bozulmadığı görülmüştür.
Üzeyir Amca 8 yıl Rusya'da Esir Kalmış
Köyümüzden Hüseyin Şanal'ın babası Üzeyir amca Seferberliğe katılanlardan. Kafkas Cephesinde esir düşer ve Rusya'da tam 8 yıl esir kalır. Hüseyin Şanal'ın anlattığına göre babası bir Enver Paşaya hayranıymış. Dönüşte bir tomar Rus parası getirmiş ancak o kağıt paraların hiçbiri burada geçmemiş.
Mevlüt Çavuş, Seferberliğe katılmış ve savaşta göstermiş olduğu ceseratten dolayı kendisine çavuşluk ünvanı verilmiştir. Mevlüt Çavuş savaşta Ruslara esir düşer fakat eserati uzun sürmez, bir müddet sonra kaçmayı başarır. Döndüğünde ise kendini, çeşitli nedenlerle savaşa gitmeyip mevcut otorite boşluğundan yararlanarak derbeylik kuran bir kısım adamların karşısında bulur. Derken kovuşturma üzerine kovuşturma yer. Ve nihayetinde köyden ayrılarak izini kaybettirir.
Köyümüzde çok eskiden ilginç bir kız kaçırma olayı yaşanmıştır. Henü onbeşindeki Gülle, köyün en kalabalık ve ileri gelen ailelerindendir (Kılıçgil). Güllenin yavuklusu Mehmet ise köyün o zaman için orta halli ailelerindendir (Eyügil). İşler yolunda gitmemiş Süleyman Çavuş Gülleyi vermemiştir. Gülle'nin kaçması gerekir. Ancak o aileden kız kaçırmak kolay bir iş değildir. Neyseki köyde çare tükenmez. Gülle bir çuvala gizlenir ve böylelikle yavuklusuna kaçırılır. Neyse ki daha sonra işler yoluna girer ve normal süreç işlemeye başlar.
Nahiyeyi Beğenmiyen Nahiye Müdürü
Eskiden Bozoğlak Nahiyesi'nde karakol ve nahiye müdürü bulunurdu. Nahiye müdürü kaymakamın yardımcısı olarak köylerde en yüksek mülki amir olarak görev yapardı. Nahiyemize müdür olarak tayin olunan Mehmet Bozkurt Bozoğlak'ta görev yaptığı halde bu köyde kalmamış, Kardere Köyü'nde kalmamış ve bizm köyde karacagilin evi kiralayarak her gün nahiyeye gidip gelmiştir. (Kaynak: Şükrü Ünal)
İstanbul'dan köye gelen insanlarımızın, bunlara istanbulcu denir, "yorlu" konuşmaları köyde dil kırmak olarak algılanır ve birazda yadırganırdı. İşte böyle bir durum. İstanbulcunun biri dağda sığır otlatmağa gider. Eğri bel denen yerde, Gülen ormanındaki sığır yatağında, sıranın ilk günü İstanbucu, çoban arkadaşıyla çay içerken, İstanbul'dan gelmiş olmanın verdiği hava ile "yorlu" konuşmaya başlar; kaşığı verirmisin, şöyle yaparmısın, böyle edermisin vs. Kıbarlıkta üstüne toz kondurmaz. Ancak İstanbullunun kibarlığı sabaha kalmaz. Gece bir balkan çöker, bir soğuk olur. İstanbullunun boğazı öyle dolarki "kaşığı ver" deyinceye kadar "haşuğu" ver der.